Havza Haber Ajansı’nın haberine göre Havza Hocası ve İlim Havzaları Merkezleri Şüphelere Cevap Merkezi Tarih ve Sîret Grubu Müdürü Hüccetü’l-İslâm Emir Ali Hasanlu, “Pehlevîler ve İran kültür ile tarihine karşı yarım asırlık ihanet” konusunu ele aldı. Bu metin, siz değerli okuyuculara takdim edilmektedir.
Pehlevî hanedanı, İran’da yaklaşık yarım asırlık, eski ve yeni sömürgeciliğe bağlı saltanatı süresince çeşitli kültürel, toplumsal, ekonomik ve siyasi icraatlarda bulunmuştur ki bunların çoğu İran kültür ve tarihine karşı büyük bir ihanet olarak değerlendirilmektedir. Onların siyasi ihanetleri saymakla bitmez; zira liyakatsiz ve hain kişilerin iktidara getirilmesi ve siyasi makamların bu kimselere teslim edilmesi, sayısız ihanet ve yolsuzluğa yol açan temel ihanetlerdendi. Bunlar arasında ekonomik ihanetler de yer almaktadır ki çoğu zaman halkın servetinin, yer altı kaynaklarının, petrolün ve madenlerin yağmalanmasına neden olmuştur. Ekonomik anlaşmalar, petrol ve diğer yer altı ürünlerinin satışı da onların ihanet örneklerindendir; ancak bunların ayrıca ve genişçe ele alınması gerekir.
Pehlevî Hanedanının İran’da İktidara Yükselişi
İran tarihi, acı ve tatlı hadiselerle doludur ve yüzyıllar boyunca köklü bir istibdadın pençesinde kalmıştır. Şahların despot yönetimleri ya kılıç zoruyla ya da kabile gücüyle ortaya çıkmış, sonrasında ise veraset ve şehzadelik yoluyla devam etmiştir. İran’ın İslamî döneminde, Safevîlerin ortaya çıkışına kadar bu toprakların farklı bölgelerinde eşzamanlı hükümetler güç gösterisinde bulunuyordu. Ancak başlangıçta mürid–mürşid esasına dayanan ve tasavvufa bağlı bir yapı olan Safevî yönetimi zamanla veraset esaslı bir hanedan yönetimine dönüşmüştür. (1) Nadir Şah’ın ölümüne kadar süren dönemden sonra büyük karışıklıklar ve ihtilaflar yaşanmış, bu durum Kaçarların yükselişine kadar devam etmiştir.
Ağa Muhammed Han -Feth Ali Han Kaçar’ın oğlu olarak- Safevî Devleti’nin güçlü unsurlarından olan Türkmen kökenli Kaçar aşiretine dayanarak Kaçar hanedanını kurdu. Böylece Kaçarlar yaklaşık bir asır boyunca İran’da inişli çıkışlı, veraset esaslı bir yönetim tesis ettiler. (2)
Kaçarlar döneminde, İslam dünyasının geniş coğrafyasının küçük devletlere bölünmesi ve kriz üretici sınırların çizilmesiyle birlikte sömürgecilik olgusu, İran dâhil olmak üzere İslam topraklarına hâkim oldu. İran bu dönemde cazip ve kârlı bir av hâline geldi ve bölge üzerinde nüfuz ve denetim kurma amacıyla Rusya ile İngiltere arasında açık bir rekabet sahasına dönüştü. Bu süreçle birlikte İran’da iktidar ve yönetim değişime uğradı; yabancı müdahaleler Meşrutiyet’in akıbetini başarısızlığa sürükledi. Her ne kadar Meşrutiyet Meclisi kısa bir süre için İran’da istibdadı kontrol altına alabilmiş ve sömürgeciliğin iç işlerine müdahalesini sınırlayabilmişse de (3) bir süre sonra Meşrutiyet istikametten sapmış, “Küçük İstibdat” yeniden güç kazanmış ve İran Rus ve İngiliz kuvvetlerinin at koşturduğu bir sahaya dönüşmüştür. (4)
Âlimlerin ve fakihlerin sömürgeciliğe karşı bilinçlendirme faaliyetleri Necef havzasında şekillenmiş, İran’da da halk büyük fakihlere tâbi ve onların izinden gittiği için sömürgeciliğe karşı bilinçli bir duruş sergilemiş; böylece sömürge karşıtı hareketler ve direnişler ortaya çıkmıştır.
Âlim ve fakihlerin liderlik ve rehberliğinde çeşitli bölgelerde özgürlük hareketleri başlamıştır: Güneyde Tengistanlılar, kuzeyde Cengelliler (Orman Hareketi), Tebriz’de Şeyh Muhammed Hiyabânî ve diğerleri gibi. (5) İngiltere’ye İran’ın kaderi üzerinde geniş yetkiler tanıyan 1919 Anlaşması’na karşı uluslararası çapta muhalefetler de bu süreçte başlamıştır. (6)
Ahmed Şah’ın tecrübesizliği, toplumsal ve ekonomik düzensizlik, yabancı müdahaleler ve Rus ile İngiliz kuvvetlerinin İran’ı işgali sebebiyle İran toplumu tam bir siyasi ve sosyal krize sürüklenmiştir. Rusya ile İngiltere arasındaki rekabetin gölgesi de İran’ın üzerinde sürekli bir sorun olarak kalmaya devam etmiştir.
Mevcut şartları iyi değerlendiren İngiliz görevliler, söz konusu şahsiyeti tanıyıp onun kişiliğini uygun buldukları için gizli destekler sağlamış ve böylece onu İran’da iktidar ve saltanat için aday göstermişlerdir. (7) İngilizlerin askerî danışmanlarının İran’daki nüfuzu eskiden beri mevcuttu. İran ordusunu eğitmekle meşguldüler. Ironside, Tahran Jandarması üzerinde tam bir etkiye sahipti. Kazak birlikleri İngilizlerin teşvikiyle Tahran’a doğru sevk edildi ve Ironside, askerî kuvvetlere ve jandarmaya Tahran’a girenlere karşı direnmemeleri talimatını verdi. İngiltere’nin Tahran’daki elçisi Norman, yaklaşmakta olan darbeyi şahı korkutmak amacıyla ona bildirdi. Böylece İngiltere’nin organizasyonu ile Tahran ele geçirildi, darbe gerçekleştirildi; 1920 yılında Seyyid Ziya darbe ile başbakan oldu ve Ironside’ın teklifiyle Kazakların başkomutanlığına getirilmiş olan Rıza Han da Harbiye Nazırlığına atandı. İngilizlerin baskısı ve çeşitli zeminlerin hazırlanmasıyla, Seyyid Ziyâ Ahmed Şah’ın emriyle görevden alındı. İngiliz elçiliği, Rıza Han’ın başbakanlığı teklifini gündeme getirdi; ancak bu teklif şah tarafından reddedildi. Bunun üzerine, İngilizlerin adamı olan Rıza Han’ın iktidara gelişini daha da hazırlamak amacıyla Kavâm başbakanlığa getirildi. Bu tarihten Rıza Han’ın tam anlamıyla iktidarı ele geçirmesine kadar birkaç hükümet değişti.
Rıza Han’ın Harbiye Nazırlığı dönemindeki zorba tutumları, Meclis’te azınlık grubunun rehberi olan Ayetullah Müderris’i (r.a.) onu sorguya çekmeye sevk etti. Soruşturmanın sonuçsuz kalmasının ardından Rıza Han başbakanlığa ulaştı. Böylece Beşinci Meclis seçimleri, onun nüfuzu ve gözetimi altında gerçekleştirildi; taraftarları meclis sandalyelerine yerleşirken, Ayetullah Müderris (r.a.) ve onun gibiler sınırlı bir azınlık olarak mecliste yer alabildi.
Ahmed Şah’ın yokluğu ve zayıflığından faydalanan Rıza Han, Kaçar saltanatına ve yönetim yapısına karşı olan cumhuriyetçilik gibi sloganlar ortaya atarak kendisini ilerici ve millet yanlısı bir figür olarak göstermeye çalıştı. Ayetullah Müderris (r.a.), Rıza Han’ın iktidara yükselişinin başından itibaren en sert muhaliflerinden biriydi. Rıza Han, meclisteki muhaliflerini bastırarak, Ayetullah Müderris’i sürgüne gönderip şehit ettirerek kendi saltanatı için zemini tamamen uygun hâle getirdi. (8)
Ardından Rıza Han açıkça cumhuriyetçilik söylemiyle Ahmed Şah’ın görevden alınmasını talep etti; onun varlığını kendi reformlarının önünde engel olarak niteledi, istifa tehdidinde bulundu ve Tahran’ı terk ederek Bumehen’e gitti. Taraftarları hem mecliste hem de dışarıda baskı oluşturarak hükümeti onun kurmasını istediler. Tamamen karşı olmasına rağmen Ahmed Şah, hâkim baskı şartları, ülkenin ekonomik ve siyasi atmosferi ve İngiliz desteği altında ona kabine kurma izni vermek zorunda kaldı.
İngilizler, Şeyh Haz‘al’i Rıza Han’ın iktidara gelişi konusunda ikna ederek güney İran’ın yağma için güvenli hâle gelmesini sağladılar. Bu şartlar altında, Rıza Han kabinesi güvenoyu aldıktan sonra Irak’taki Atabât-ı Âliyât bombalandı; âlimler bu durumdan kurtulmak için Sultanî Camii’nde toplanma yoluna gittiler. Sonunda, oluşturulan bu atmosfer içinde İngiliz sömürgeciliği tarafından şu yasa kabul ettirildi:
“Meclis, milletin saadeti adına Kaçar hanedanının azlini ilan eder ve ülkenin geçici idaresini, yürürlükteki kanunlar ve anayasa çerçevesinde Rıza Han Pehlevî’ye tevdi eder.”
Böylece Rıza Han’ın İran’da iktidara gelişi onaylandı, elli yıllık diktatörlük resmiyet kazandı; ardından İran resmen yabancıların yağmasına açık hâle geldi ve elli yıl boyunca sömürge ve istibdadın karanlık gölgesi İran üzerinde devam etti. (9)
İran İslam Cumhuriyeti Kurucusu İmam Humeyni’nin (r.a.) Vasiyetnâmesinden Bir Bölüm:
“İslâm Şûrâ Meclisi vekillerinin sorumluluğu en önemli meselelerdendir. Meşrutiyet’ten sonra ve özellikle suç rejimi olan Pehlevî dönemine kadar —ki bu dayatılmış ve fasit rejimde her zamankinden daha kötü ve daha tehlikeli bir hâl almıştır— gayri salih ve sapmış bir meclisten İslâm’ın ve İran'ın ne kadar acı verici zararlar gördüğünü müşahede ettik. Bu değersiz ve uşak ruhlu suçlulardan ülkeye ve millete ne büyük musibetler ve yıkıcı kayıplar isabet etti. Bu elli yıl boyunca sahte ve sapmış bir çoğunluğun, mazlum bir azınlığın (Ayetullah Müderris ve taraftarları) karşısında yer alması, İngiltere’nin, Sovyetler’in ve son olarak Amerika’nın istediklerini, işte bu Allah’tan habersiz sapmışların eliyle elde etmelerine sebep oldu.” (10)
İmam (r.a.) başka bir konuşmasında, Rıza Şah ve oğlu Muhammed Rıza Pehlevi’yi Kaçar hükümdarlarıyla mukayese ederek, Kaçar şahlarının bu ülkede zulümler işlediğini; ancak Rıza Han ve Muhammed Rıza Şah’ın ülke kaynaklarını yabancıların emrine vererek ve onların İslâm’a, dinî hükümlere ve değerlere karşı planlarını uygulayarak ülkeye ve millete ihanet ettiklerini ifade etmiştir.
İmam (r.a.), Pehlevî hanedanının bu ihanetini şu sözlerle tasvir etmektedir:
“Bizim hatırladığımız süreden beri… Rıza Han’ın İran’da darbe yaparak iktidara geldiği ilk günden, elhamdülillah zaferin elde edildiği zamana kadar geçen bu elli yıl boyunca —ki belki de İran milleti için en zor dönemdi— eğer önceki sultanların hepsinden daha suçlu değillerse, daha hain idiler. Birisi çıkıp ‘Muhammed Han Kaçar da onlar gibi zalimdi’ diyebilir; fakat Muhammed Han Kaçar bunlar gibi hain değildi. Tarihte, Muhammed Han Kaçar’ın ülkesinin kaynaklarını yabancılara verdiği yazılı değildir. O zalimdi; fakat hain değildi.” (11)
Pehlevî hanedanının ihanetleri kültürel, siyasi, ekonomik ve toplumsal olmak üzere dört boyutta incelenebilir ve bu mesele kapsamlı bir araştırma ve açıklamayı gerektirmektedir.
A) Kültürel İhanetler
Kültür ve dinî dünya görüşü, bir toplumda kültürel gelişimin temelini oluşturur. İlâhî ve doğru bir bakış açısı ülkeye hâkim olduğunda, toplum çok yönlü ilerleme ve kalkınma yoluna girer. Ancak ülke doğru kültürel çizgiden ve sahih dinî anlayıştan uzaklaştığında, düşmanların ve sömürgecilerin entrikalarına maruz kalmıştır.
Pehlevî hanedanı, iktidarını sömürgecilerden aldığı için sömürgeci devletlerin ülke üzerindeki nüfuz ve müdahalesine zemin hazırlamış ve İran kültürüne sayısız ihanet yüklemiştir.
1. İmam Hüseyin’in (a.s.) matem meclislerinin yasaklanması
Rıza Han, henüz saltanata ulaşmadan önce matem merasimlerine katılır ve Kazakhanede büyük bir matem çadırı kurardı. Bunun yanı sıra geceleri esnafın düzenlediği mersiye meclislerine gider ve bu törenlere iştirak ederdi. Bu meclislerde bazı vaiz ve mersiyehanlar minberden onu över ve kendisine dua ederlerdi. (12)
Bir Âşûrâ gününde de Rıza Han Mirpenç, Kazak birliğini; önlerinde subaylar, arkalarında askerler, sancaklar ve matem alametleriyle özel bir düzen içinde Kazakhaneden çıkararak Tophane Meydanı ve Nâseriye Caddesi üzerinden çarşıya doğru yürütmüştü. Serdar-ı Sipah bu mecliste aldatıcı bir şekilde matem tutan bir görünüm sergilemiş; yakasını açmış, başına saman serpmiş ve diğerleri de onu taklit ederek başlarına çamur sürmüşlerdi. Yalınayak çarşıya girerek Kazak alayı beraberinde bir bando takımı da getirmişti; matem marşı çalınıyor ve Kazaklar şu mersiyeyi okuyorlardı:
“Eğer Kerbelâ’da Kazak olsaydı
Hüseyin yardımsız ve yalnız kalmazdı.” (13)
Ancak Rıza Şah saltanata ulaştıktan sonra tutumu değişti. İlk etapta matem merasimlerini zayıflatılmış ve sadeleştirilmiş programlarla sürdürmekle yetindi; 1931 yılında Tekye-yi Devlet’te kısa bir ravza merasimi düzenledi. Zamanla ise gizli ve tedricî bir şekilde matem meclislerini müzik vb. unsurların yaygınlaştırıldığı ortamlara dönüştürdüler ve halkı daha çok eğlenceye, hoşça vakit geçirmeye sevk eden yeni bir hayat tarzını teşvik etmeye başladılar. Bu doğrultuda farklı yöntemlerle ağlamayı olumsuz bir unsur olarak tanıttılar; onun sağlıklı yaşam üzerinde kötü etkisi bulunduğunu, depresyon ve içe kapanmaya yol açtığını ileri sürdüler. (14)
Emniyet teşkilatı, matem meclislerinin düzenlenmesine engeller çıkarmaya başladı ve izin alınmasını zorunlu kıldı. İzin olmaksızın meclis düzenlemek ve matem merasimi yapmak yasaklandı. Öyle ki Rıza Han’ın saltanatının son yıllarında, Tahran ve bazı şehirlerde Âşûrâ gecesi kadın dans gruplarının saz ve şarkı eşliğinde sokaklarda gösteri yapmasına dahi rastlandı. Hatta bazı mersiyehanlar ve minber ehli de takibata uğradı. Matem felsefesi, zulüm ve kıyamdan söz eden vaizlere müdahale edilerek tutuklamalar yapıldı; böylece matem merasimleri fiilen durdurulmuş oldu. (15)
Ayetullah Bedelâ (r.a.), Rızahan dönemindeki baskı sürecinde Tahran’daki matem ortamını şöyle anlatır:
“… Derslerin tatil olduğu günlerde zaman zaman Tahran’a giderdim. Bir defasında gittiğimde hayretler içinde kaldım; ortada hiçbir şey yoktu. Ne bir matem görülüyor ne de bir mersiye meclisi kuruluydu. Bu durum beni son derece endişelendirdi. Türklerin Abdülhüseyin Han Camii’nde düzenledikleri matem programına gideyim dedim. Gittiğimde orada da askerlerin hâkim olduğunu gördüm; hatta ağlamaya ve cemaat namazına dahi engel oluyorlardı…” (16)
Müttefiklerin İran’a girişi ve Rıza Han’ın ülkeden sürgün edildiği haberinin yayılmasıyla birlikte birçok insan kendiliğinden camilere yöneldi. Onun İran’dan ayrılışı Muharrem ve Safer aylarına rastlamamasına rağmen halk coşkuyla “Ya Hüseyin!” nidaları attı. Halkın bu şekilde sevinç gösterisinde bulunması ve “Ya Hüseyin” diye haykırması, gerçekte İmam Hüseyin’in (a.s.) mateminin yıllarca yasaklanmasına verilen bir tepkiydi. (17)
Muhammed Rıza Pehlevi ise babasının düşüşünden sonra onun kültür politikalarını sürdürdü; ancak dışarıdan Şiîliğe bağlıymış gibi görünmeye çalıştı. Âlem bu konuda şöyle yazar:
“… Akşam davette hazır bulundum. Kraliçe, bu yıl Nevruz programının iptal edilmesinin daha iyi olacağını teklif etti; zira Âşûrâ’nın on gününe rastlıyordu. Saçma bir teklifti; fakat ciddiye alınmasından korktum. Genelde bu tür merasimlerde susarım; ancak bu akşam cesurca müdahale ettim ve sordum: ‘Majestelerinin maksadı nedir? Millî geleneklerimizi bu anlamsız merasimler uğruna terk edemeyiz! Nevruz, Âşûrâ gününe denk gelse bile mutlaka yapılmalıdır.’ Bir sessizlik oldu ve konu değiştirildi. Şah, benim müdahalemden memnundu…” (18)
2. Toplumda ahlâkî yozlaşmanın çeşitli yöntemlerle yaygınlaştırılması
Toplumun kültürü, iktidar piramidinin ve yöneticilerin kültür ve politikalarına tâbidir; insanlar hayat tarzlarında yöneticileri örnek alırlar: “İnsanlar hükümdarlarının dini üzeredir.” İran yönetim tarihinin, yöneticilerin ahlâkî yozlaşması açısından en karanlık dönemlerinden biri Birinci ve İkinci Pehlevî dönemidir. Öyle ki dönemin üst düzey devlet adamları ve siyasetçilerinin çoğu çeşitli şekillerde ahlâkî yolsuzluklarla anılmıştır.
Bu durum, Muhammed Rıza Pehlevi ve ikiz kız kardeşi Eşref Pehlevi’den başlayarak ülkenin en alt idarî kademelerine kadar uzanmaktaydı. Pehlevî yönetiminin bazı ileri gelenleri —örneğin Emir-Abbas Huveyda ve Eşref— bu konularda özel ve genel çevrelerde kötü şöhret sahibiydi.
Firdevs, hatıralarında Pehlevî dönemi ve hanedanının çeşitli yolsuzluklarını açıkça dile getirmiştir. (19) Bu yolsuzlukların iktidar piramidinden kaynaklanarak İran’da türlü ahlâkî sapmaların yayılmasına zemin hazırladığını belirtir. (20) O, Eşref Pehlevî’yi “dünyanın en yozlaşmış kadını” olarak nitelendirmiştir. (21) Kumarın yaygınlaştırılması (22), çeşitli uyuşturucuların dağıtımı (23) ve benzeri uygulamalar bu çerçevededir. Saray çevresindeki tüm yolsuzluklara yakından şahit olan Firdevs’in raporları, Pehlevî ailesi tarafından ahlâkî yozlaşmanın teşvik edildiğine dair en önemli belgelerden sayılmaktadır.
Farah Pehlevi, Huveyda, Zahidi, Âlem ve diğer saray mensupları bu yozlaşmalarda ön saflarda yer almaktaydı. (25) Durum öylesine vahimdi ki Firdevs, hatıralarında bu dönemi Kaçar devrine benzetmiş ve onu yolsuzluk, talan ve yağmanın zirvesi olarak nitelendirmiştir. (26)
3. Kadın kültürüne ihanet ve başörtüsünün yasaklanması
Bu hanedanın İran ve İslam kültürüne karşı kültürel ihanetleri oldukça fazladır; ayrıntılı ve dikkatli biçimde incelendiğinde sayfaları dolduracak bilgiler ortaya çıkacaktır. Burada amaç genel bir bakış sunmak olduğundan, bu ihanetlerin bir kısmına kısaca değinilmektedir.
İranlı kadınlar yüzyıllar boyunca iffet, hicap ve örtü gölgesinde yaşamışlardır; İran tarihi boyunca örtü ve tesettür onlardan ayrılmamıştır. Hatta eski İran tarihine ait belgeler, kitabeler, heykeller ve tasvirler dahi İranlı kadınlarda iffet, hayâ ve örtünün varlığına işaret etmektedir. İslam’ın İran’da ulaşmasından sonra da kadınlar hiçbir zaman iffet ve hicaptan uzak kalmamış; bundan mahrum bırakılmamışlardır. Aksine örtünme ve iffeti dinî bir farîza olarak görmüş, onu gerekli kabul etmiş ve şer‘î bağlılıkla buna sıkı şekilde riayet etmişlerdir. (27)
Ancak Rıza Şah, Batı yanlısı olarak nitelenen Mustafa Kemal Atatürk’ü örnek alıp taklit ederek keşf-i hicap (başörtüsünün kaldırılması) politikasına yöneldi ve bunu uygulamaya koydu. Çevresindekiler de dinî kültürü zayıflatıp ortadan kaldırarak Batı ve sömürge planlarının ilerletilmesinde uyumlu hareket etmesi için ona bu yönde telkinlerde bulundular: “Hâlâ geri durumdayız ve derhâl, özellikle kadınların hızlı ilerlemesi için bütün gücümüzle harekete geçmeliyiz.” (28) O, kadınların örtülü olmasını İran’ın geri kalmışlığının sebebi olarak nitelendiriyordu. (29)
İmam Humeyni (r.a.) şöyle buyurmaktadır:
“Kadın iki dönemde mazlum olmuştur; biri cahiliye dönemidir ki İslam insanlığa minnet koyarak kadını o mazlumiyetten kurtardı. Diğeri ise bizim İran’ımızda, önceki ve sonraki şah dönemleridir. Kadını özgürleştirmek adı altında ona zulmettiler; onu sahip olduğu şeref ve izzet makamından aşağı çektiler; manevî konumundan indirip bir nesne hâline getirdiler. Özgürlük adı altında hem kadınların hem erkeklerin özgürlüğünü ellerinden aldılar; kadınlarımızı ve gençlerimizi ahlâken yozlaştırdılar…” (30)
Rıza Han gerçekte Batı’nın İslam’ı toplumdan uzaklaştırma emirlerinin uygulayıcısıydı. 30 Ağustos 1930'da Milletler Cemiyeti’nin on birinci uluslararası kongresi toplandı; bu toplantıya sekiz başbakan ve yirmi iki dışişleri bakanı katıldı. Doğuluların toplumsal davranışları gündeme alındı. Bunun ardından 1931 yılında Millî Şûrâ Meclisi, Doğu’da kadın haklarının ihlalini önlemek üzere Milletler Cemiyeti tarafından bir komisyonun ülkeye girişini öngören yasayı kabul etti. Bu tarihten sonra hükümetin keşf-i hicap alanındaki ilk politika adımları atılmış oldu.
Kız okullarında çeşitli kutlamaların düzenlenmesi, bu törenlere kadın ve erkeklerin birlikte katılması, kız öğrencilerin örtüsüz olarak programlar icra etmesi; kadınların karma toplantılarda başörtüsüz şekilde yer almalarına doğru atılan ilk adımlar oldu.
B) Ekonomik ve Mali Yolsuzluklar
İkinci Pehlevî sarayı ve ona bağlı kişiler, çeşitli düzeylerde belirgin ekonomik yolsuzluklara sahipti. Buna rağmen Şah’ın özel denetim organları veya SAVAK gibi kurumlar bu yolsuzluklardan tamamen haberdardı ve bunu Muhammed Rıza Pehlevi’ye bildiriyorlardı.
Aşağıda, Pehlevî rejiminin ileri gelenlerinin ekonomik yolsuzluklarından sadece birkaç örnek verilmiştir:
Durum öylesine vahimdi ki, Firdevs hatıralarında bu dönemi Kaçar devrine benzetmiş ve onu “yolsuzluk, talan ve yağmanın zirvesi” olarak nitelendirmiştir. (31)
Ekonomik ve mali yolsuzluklar arasında, Fermanfermaîler’in uygulamaları öne çıkar. Onlar, çeşitli hilelerle Muhammed Rıza Pehlevi’yi ikna ederek Tahran’daki 100 bin kişilik stadyumun yapısal olarak sağlam olmadığını ve onarım gerektirdiğini düşündürdüler. Sonuç olarak, Muhammed Rıza Pehlevi’nin emriyle stadyum tamir edildi ve bu yolla büyük bir kazanç sağlandı. (32)
Mecit Alam, şahın iş birliğiyle çimento kaçakçılığı yapmayı başardı. (33)
Mali yolsuzluk yapanlar arasında Şah'ın bizzat kendisi de vardı; Pehlevî Vakfı’na ait arazilerden, ormanlardan dağlık alanlara, meralardan düzlük arazilere kadar halkın topraklarını belirleyip yüksek fiyatlarla satıyordu. (34)
Rıza Han’ın Saltanatı Döneminde İşlediği İhanetlerin Listesi
1. Ferruhi Yezdi, Mirzade Eşgi, Vaez Kazvini ve yaklaşık 200 İranlı yazar ile aydınların öldürülmesi.
2. İran’ın ünlü ressamı Kemal el-Mulk’un, Kaçar hükümetinden burs alarak resim eğitimi görmesi nedeniyle sürgün edilmesi ve öldürülmesi.
3. “Tahte-Gapu” siyasetiyle İran’daki aşiretlerin bastırılması ve binlerce kişinin öldürülmesi.
4. İkinci Dünya Savaşı’nda yabancı işgale karşı tek gün bile direnmemesi ve ülkeyi koşulsuz olarak müttefik güçlere teslim etmesi.
5. İranlıların Fransız şapkası giymesinin zorunlu hale getirilmesine itiraz eden halktan bin 500’den fazla kişinin Goharşad Camii’nde katledilmesi ve yaralanması.
6. Şehrbânî güvenlik güçleri aracılığıyla 24 binden fazla kişinin çeşitli yöntemlerle öldürülmesi.
7. Başörtüsünün kaldırılması ve Âşûrâ ve Sefer aylarında İmam Hüseyin’in (a.s.) matem merasimlerinin yasaklanması.
8. Yakın danışmanların ve güvenilir isimlerin acımasızca öldürülmesi; bunlar arasında Ali Ekber Daver (nüfus ve sicil kayıt sisteminin mucidi), Teymurtaş, Esed Bahtiyari, Nusret ed-Devle Firuz vb. isimler yer almaktadır.
9. Darsi petrol sözleşmesinin propaganda ile iptali ve ardından otuz yıl uzatılması; tamamen sömürgeci bir sözleşmeydi.
10. İngiliz yönetimiyle Hirmend Nehri su paylaşım sözleşmesi yapılması ve İran’ın sınırları içinde 3 bin km²’lik “Deşt-i Na-Umid” bölgesinin kaybı ile Hirmend kaynaklarının İran’ın kontrolünden çıkması; günümüzde İran’ın yaşadığı büyük sorunların kökeni bu ihanetle ilgilidir.
11. Sadabad Antlaşması kapsamında bazı İran topraklarının Irak ve Türkiye’ye devredilmesi; bu durum günümüzde İran İslam Cumhuriyeti için ciddi sorunlar doğurmuştur.
12. Aşiret önderlerinin öldürülmesi ve suikastlar, özellikle Bahtiyari ve Kaşkai liderlerinin; Kaşkai, Boyer-Ahmadi ve Mamasni’nin en cesur 25 liderinin öldürülmesi.
13. Din adamları ve fakihlerin öldürülmesi, örneğin Şeyh Seyyit Hasan Muderris, Şeyh Muhammed Bafqi, Nevvab Sefevi gibi isimler Reza Han’ın sömürgeci, din karşıtı ve kültürel planlarına muhalefet ettikleri için öldürülmüştür.
Kaynakça
1. Saravi, Ehsen al-Tavarih, cilt 1, 1992, Tahran: Emir Kebir, s. 29, s. 272–289.
2. Ali Asgar Şemim, Kaçar Döneminde İran, cilt 7, 1996, Tahran: Madbar, s. 18.
3. Mehdi Melekzade, İran İslam İnkılabı Meşrutiyet Tarihi, cilt 3, Tahran: Elmi, 71, cilt 6 ve 7, s. 14, 16–17; Şemim, aynı, s. 291; Mesut Behnud, Seyyit Ziya’dan Baktiyari’ye kadar, cilt 3, Tahran: Cavidan, 69, s. 10.
4. Medeni, Günümüz Siyasi Tarihi, cilt 3, Kum: Mudarresin, cilt 1, s. 5–121; Şemim s. 496.
5. Aynı, s. 63–153; Şemim s. 484.
6. Aynı, s. 147.
7. Medeni, s. 147 ve 149 ve s. 170–190; Şemim s. 559–640; Behnud, s. 19–30, s. 45–54.
8. Mekki, Yirmi Yıllık Tarih, cilt 1, Tahran: Emir Kabir, 57, cilt 1, s. 320–479; Medeni s. 200; Malek-ol-Şura Bahar, Tarikh-e Mokhtasar-e Ahzab, cilt 1, siyasi, cilt 2, s. 104.
9. Mekki, cilt 3, s. 320–400; Madani, s. 201–235; Shamim, s. 644; Behnoud, s. 66–74.
10. Sahife-i Nur (Vasiyetname-ye Siyasi-ye Elahi), cilt 21, s. 419.
11. Sahife-i Nur, cilt 7, s. 390.
12. A’zam-e Kudsi, 2000, cilt 2, s. 693.
13. Aynı, s. 692–693.
14. Basiratmenş, 1997, s. 139–141.
15. Yirmi Yıllık Tarih, 1982, cilt 4, s. 19.
16. Hatıralar, Merkez-e Esnad-e Engelab-e Eslami, 1999, s. 23–24.
17. Hairi, Abdulhadi, Ançe Gozaşt, Tahran: Muin Yayınevi, 1993, s. 33–34
18. İlim Hatıraları, Ali Hani, Kitapsera, 1992, s. 191.
19. Aynı, s. 232.
20. Pehlevi Saltanatının Doğuşu ve Çöküşü, 1991, cilt 1, s. 48, s. 209; aynı, s. 236.
21. Aynı, s. 238; aynı, s. 236.
22. Aynı.
23. Aynı, s. 237.
24. Ben ve Pehlevi Hanedanı, Mesut Ensari, 1991, s. 160–161.
25. Aynı, s. 396–397, s. 269–271; İlim Hatıraları, cilt 1, s. 265
26. Aynı, Pehlevi Saltanatının Doğuşu ve Çöküşü, s. 215.
27. Sasaniler Döneminde İran, çev. Raşit Yasemi, 9. baskı, Tahran: Kitap Dünyası Yayınevi, 1995, s. 327; Pehlevi Dönemine Kadar İranlı Kadınların Giyim Tarzı, Kültür ve Sanat Bakanlığı, Tahran, 1974, s. 194.
28. Yirmi Yıllık İran Tarihi, 1979, cilt 6, s. 157.
29. Sedr-ul Eşref Hatıraları, 1985 Ş, s. 302.
30. Sahife-i Nur, cilt 7, s. 338.
31. Pehlevi Saltanatının Doğuşu ve Çöküşü, s. 215.
32. Pehlevi Saltanatının Doğuşu ve Çöküşü, s. 267.
33. Aynı, s. 267–268.
34. Pehlevi Saltanatının Doğuşu ve Çöküşü, s. 217.
yorumunuz